31 Ocak 2016 Pazar

Mutlu bir hikaye olabilirdik, hüzünlü bir şiiriz artık.
Yunan Mitolojisinde, 3 Tanrı Zeus, Poseidon ve Hades insanları yaratma aşamasında tartışmaya tutuşurlar, Konu mutluluğu nereye koyalım ki İnsanoğlu onu bulamasın. Hades en yüksek dağın en yüksek noktasına demiş, Poseidon en derin okyanusun en derin noktasına diye cevap vermiş. Zeus bir mühlet düşündükten sonra, ”İnsanın kendi yüreğine koyalım. Nasıl olsa oraya bakmak kimsenin aklına gelmez.
güzel bir film izledikten sonra hayatımı değiştirecek kararlar alırım ve ertesi gün hiçbirini uygulamam.
Söylenemiyor çok şey, susmadan.
— Özdemir Asaf 
Günün birinde görüşebiliriz ama ben sana artık yazmayacağım..

karar verdim plütona taşıncam

Mesela bir süre sonra unutuyorsun. Hissettiklerini, yaşadıklarını, sesini.. Ama işte en çok şunu soruyor insan kendine; neden sevmedi?

Mesela bir süre sonra unutuyorsun. Hissettiklerini, yaşadıklarını, sesini.. Ama işte en çok şunu soruyor insan kendine; neden sevmedi?

.

eğer güzel olsaydım "belki" diye düşünür oldum
artık şu filmlerde olan çarpışma sahnelerini bende yaşamak istiyorum belki aşık olurum yada küfür ederim ben, öyle bi odunluk var bende

.

Kimseyi kırmıyım derken bir bakmışım paramparçayım.
Sen benim, bundan sonra ki hayatımda gönül yaramsın.

.

Düşünsene kilometrelerce uzaktan biri sana en sevdiği kitabı yolluyor
Her şey yolunda gidiyor ama ben kaldırıma oturmuş sigara içiyorum.

.

Mutluluğun resmini çizemesek de, her gece fotoğrafına bakıp bir sigara daha yakıyoruz.

.


Marie Rose Balter'in hikayesi başka insanların hikayesinden biraz farklı. Filmini izledikten sonra çok etkilendim ve hikayesini sizlerle paylaşmak istedim. Onu farklı kılan, bir zamanlar hasta olarak kaldığı tımarhaneye yönetici olarak dönmesi. “Nasıl olur” dediğinizi duyar gibi oldum. Aynısını bende demiştim… Marie, 1930 yılında alkolik bir annenin evlilik dışı çocuğu olarak dünyaya gelir. Annesi ona bakamayınca 5 yaşında olan Marie'yi yurda verir. Ardından bir çift onu evlatlık edinir. Marie'nin kaderi ne yazık ki yine yüzüne gülmez, çünkü onu evlatlık edinen çift sadist çıkar. Bu italyan asıllı çift küçük kızı evin mahzenine kapayıp sistematik biçimde işkence eder. Dışardan bakıldığında normal ve çok saygın göründükleri için, bunu yıllarca rahatlıkla gizleyebilirler ve Marie adeta cehennemi yaşar. Marie Rose 17 yaşında depresyondan felç geçirir. Halisünasyonlar da gördüğü için doktorlar ona şizofren teşhisi koyar ve onu akıl hastahanesine yerleştirirler. Marie hayatının 17 yılını orada geçirir ve çok zor yıllar yaşar. Umutsuzluk ve çaresizlik içinde kıvranır durur. Yemek yemez, yerinden kımıldamaz ve sıkça intihar etmeyi düşünür. Otuz dört yaşına geldiğinde doktorlar Marie'nin durumunu yeniden değerlendirir. Onun şizofren olmadığına, ağır depresyon geçirdiğine ve panik atak yaşadığına karar verirler. Arkadaşlarının ve kendisini seven bir kaç sağlık görevlisinin yardımıyla Marie hastaheneden çıkar. O artık hür ve yaşamını nasıl sürdüreceğine dair kendisi karar verme aşamasındadır. Terk edilmiş, işkence ve tacize uğramış, otuzdört yılı ziyan olmuş bir kişi olarak hiçte kolay olmayacaktı, ama o yılmadı ve kızgın, öfkeli, umutsuz olmak yerine sıfırdan başlamayı tercih etti. Yetkililer “Aklı dengesi yerinde değil, okuması imkansız” dedikleri halde Marie, Salem State Üniversitesine Psikiyatri bölümüne girer ve mezun olur. Bu ara kanser hastalığına yakalanır ve mücadalesini kazanır. Kendisi gibi akıl hastahanesinden çıkmış ve iyileşmiş Joe ile evlenir. Kocası maalesef altı sene sonra ölür ve Marie kendini işine verir. Uzun yıllar doktor olarak çalıştıktan sonra Harvard Üniversitesi'nde mastır yapar. Psikiyatrik hastalarla çalışır, konferanslar verir. Biyografisi yazılır ve hayatı film olur (Nobody’s Child). Bir çok ödüle layik görülür. Elli sekiz yaşındayken, ‘vay be’ dedirtecek birşey yapar: On yedi yılını geçirdiği Masachusetts Danver Devlet Hastahanesine yönetici olarak atanır ve gelin görün ki, göreve alınır. Verdiği bir basın toplantısında şunları söyler: “Eğer affetmeyi öğrenmeseydim, bir damla bile gelişemezdim. Yaşamım ziyan edilmiş bir yaşam olurdu. Ve bugün bu hastahaneye yönetici olarak dönemezdim.” Marie Rose Balter'in yeni görevini haber yapan bir Ajans, onun zafer açıklamasını da şöyle yapar: “En uzun yolculuk, beynimizden yüreğimize yaptığımız yolculuk. Affetmek bu yolculuğun en kestirme yolu. Affetmeyi gerektiren her yara, içinde önemli bir dersi barındırır. Dersi görebilmek için yarayı yeniden deşerek yüzleşmek zorunda kalsak bile…” Marie bu hayatta hiçbir şeyin imkansız olmadığını gösteren en güzel örneklerlerden birisi. Kendinize inancınızı ve umutlarınızı yitirmemeniz dileğiyle… (Alıntıdır)
Expand
Yunan Mitolojisinde, 3 Tanrı Zeus, Poseidon ve Hades insanları yaratma aşamasında tartışmaya tutuşurlar, Konu mutluluğu nereye koyalım ki İnsanoğlu onu bulamasın. Hades en yüksek dağın en yüksek noktasına demiş, Poseidon en derin okyanusun en derin noktasına diye cevap vermiş. Zeus bir mühlet düşündükten sonra, ”İnsanın kendi yüreğine koyalım. Nasıl olsa oraya bakmak kimsenin aklına gelmez.
—  🌙 
BALONLAR 500 kişi bir seminerdeydi. Birden konuşmacı durdu ve bir grup çalışması yapmaya karar verdi. Herkese bir balon vererek başladı. Herkes gazlı kalemle balonuna ismini yazmalıydı. Sonra bütün balonlar toplandı ve bir odaya kapatıldı. Katılımcılar odaya alındı ve 5 dakika içinde üzerine isimlerini yazdıkları balonu bulmaları söylendi. Herkes deli gibi kendi adını aramaya başladı, insanlar çarpıştılar, bir birlerini ittirdiler, tamamen bir kaos ortamı oluştu. 5 dakikanın sonunda kimse kendi balonunu bulamamıştı. Konuşmacı bu sefer herkesin bir balon almasını ve üzerinde adı yazan kişiye o balonu vermesini söyledi. Kısa bir süre içinde herkes kendi balonuna kavuşmuştu. Konuşmacı dedi ki: "Yaşamımızda bunu görüyoruz. Herkes deli gibi mutluluğu arıyor ve nerede olduğunu bilmiyor. Bizim mutluluğumuz başkalarının mutluluğunda gizlidir. Onlara mutluluk verin; sizinki size gelir. Ve insanların yaşam amacı da budur... mutluluğun peşinden gitmek."
“Mary Mallon, 1869 yılının 23 Eylül’ünde dünyaya gelir. İrlanda’dan ABD’ye taşınır.
20. yüzyılın başlarında ABD’ye gelen bir İrlandalı,1900 ile 1907 yılları arasında New York’ta aşçılık yapar.
Her şey New York’un Mamaroneck bölgesindeki bir evde aşçı olarak çalışmasıyla başlar.
2 hafta sonra, evde oturanlarda tifo hastalığı görülür.
Bunun üzerine evden ayrılan Mary, 1901 yılında Manhattan’a geçer. Burada bir evde çalışmaya başlamasının hemen ardından evin fertlerinde ateş ve ishal baş gösterir. Evin çamaşırcısı ise tifo sebebiyle hayatını kaybeder.
Mary, 2. evi de bırakır, bir avukatın evinde çalışmaya başlar.ve uzun süre çalışmak istemektedir  fakat bu ümidinin gerçekleşmeyeceği kısa sürede anlaşılır:
Evdeki 8 kişiden 7’sinde tifo hastalığı ortaya çıkar!
Bu belki böylece devam edip gidecektir ama Mary’nin başka çalıştığı evin arazi sahibi, bir sağlık memuru olan George Soper’i, hastalığın yayılma sebebini bulması için çağırır. Durumu dikkatle inceleyen sağlık memuru, Mary’nin tifo taşıyıcısı olabileceğini düşünür. 
Soper, Mary’den idrar ve dışkı örneği almak istediğinde, Mary kontrolü inatla reddeder. George Soper daha sonra 1906 yılında Journal of the American Medical Association’da bulgularını yayınlar. 
Bu durumu bir sonuca kavuşturmak isteyen doktor, birkaç gün sonra polis memurlarıyla beraber Mary’nin çalıştığı yere gelir ve Mary’yi tutuklatır. New York Sağlık Departmanı, Marry’nin tifo taşıyıcısı olduğunu açıklar. 
Hikaye böyle bitseydi, herhalde “Bilmeden insanlara zarar vermiş, sonra bulunmuş. Ne yapsın?” denebilirdi.
Fakat hikaye burada bitmedi.
Mary Brown takma ismini kullanmaya başlayan Mary, şu garipliğe bakın ki New York Sloan Hastanesi’nde, evet hem de bir hastanede, aşçılığa başladı ve burada tam 25 kişiye tifo hastalığını bulaştırdı. Hastalık bulaşanlardan 2’si öldü.
Sağlık çalışanları, Mary’yi tekrar buldular ve aynı yere bu sefer ömür boyu karantinaya gönderdiler. 
Röportaj yapmak isteyen gazeteciler adayı sık sık ziyaret ettiler ama kimsede asıl soruyu soracak cesaret yoktu :
Tifo virüsü idrar ve dışkı yoluyla bulaşan bir hastalıktır, hastalığı herkese bulaştıran Mary mutfakta ne iş çeviriyordu , Yemeklerin benzersiz lezzetinin sırrı acaba bu muydu ? “
Expand
11-12 yaşlarındaydım. Evimizin önündeki parkta binadakilerle oynuyorduk. Aynı parkta bizden büyüklerde vardı onlarda topla bişeyler oynuyolardı. Topları bizim olduğumuz yere geldi. Sonra benim arkadaşlarım topu vermediler birbirlerine atıp durdular. En sonunda banada attılar. Diğerleride topu isteyip duruyordu. Bende topu onlara uzattım. Uzattım ama... Verdiğim kişi meğerse benim 5 yıllık hikayemmiş. O yaştaki çocuk ne anlarki aşktan sevgiden. Bende bilmiyordum. Ama onu gördüğümde anladım. Ben aşık oldum dedim. O duyguyu size tarif edemem. O kadar başka ki. O beni sevmiyordu tabi. Onun için topu ona veren küçük bi kızdan başkası değildim. Hatta sorsanız şimdi bile hatırlamaz o anı. Neyse. Günler geçti. Aylar geçti. Onunla ilgili her şeyi öğrenmeye çalışıyordum. Tanımak istiyordum. Çapraz binamızda oturuyordu katınıda öğrenmiştim. Balkonumuzdan gözüküyordu. Üstelik aynı okuldaydık. Ama o sabahçıydı. Sürekli arttı sevgim. Hep ona bakardım. Onu izlerdim. Şımarık biriydi. Hani umursamaz her şeyleri eğlence olan tarzlardan. Bana göz ucuyla bile bakmıyordu. Diğer arkadaşlarım aracılığıyla tanıştık. Ramazanda iftardan sonra parka iner oyun oynardık. Oda 14 yaşındaydı. Eğlenirdik birlikte. Öyle öyle o da beni tanıdı. Msn vardı ozaman. Ordan bulup yazmıştım. Ağzım kulaklarımda konuşurdum. Sonra facebook ünlendi tabi. Ordan konuşmaya başladık. Onun sevgilisi vardı. Hiç unutmuyorum bisikletinden kırılan bi parçayı sevgilisine vermişlerdi. Oda yere atmıştı ne yapıcam bunu diye. Onlar gidince alıp saklamıştım o parçayı. Konuşmamız ilerledi. O arada sevgilisiylede ayrılmışlardı. Sonra bana beni sevdiğini söyledi. Hiç unutamıyorum 3 şubattı. Öyle sevindimki. İçim içime sığmıyordu. Bende ona onu sevdiğimi söyledim. Ve biz o günden sonra o kadar anı sığdırdık ki bu 5 yıla. Beraber büyüdük. Önümüze çıkan zorluklarla savaşmayı beraber öğrendik. Ben onunla tattım her şeyi. Acıdan kıvrandığım zamanlarda oldu. Havada uçtuğum zamanlarda. Balkondan birbirimize bakardık birlikte olmadığımız zamanlarda. Gece seni seviyorum derdik. Öpücük atardı bana. Öyle güzeldiki. Sevgisi şefkati. Sonra biz taşındık ordan. Şehrin diğer ucuna. İster istemez uzaklaştık. Ama sonra toparladık. Ya da ben öyle sanmıştım. Aramızı düzelttikten sonra ilk zamanlar iyiydi. Ama şu son bir yılda öyle şeyler yaşadımki. Omuzlarımdaki yükler çok ağır. Ya biz çok farklıydık. Herkes özenirdi. Şaşırırdı. Hayran kalırlardı. Çok masum bi sevgiydi bizimki. Bi o kadar da güçlüydü. Çok bağlıydık birbirimize. Neyse. Bu son bir yıl benim için bi kabus. Özellikle de son bikaç ayı. Bir sürü şey var ama ben tek bir tanesini söylüycem size. O beni aldattı. Benim uğruna feda edemeyeceğim şey olmayan adam beni aldattı. Kızımın babası diyeceğim adam aldattı beni. Biz geleceğimizin hayallerini kurarken aldattı. Bitirdi. Öyle bi çaresizlik içinde kaldım ki. Deli gibi severken ondan ayrı kalmak öyle zor ki. Onu o kadar özledimki. Boynuna sığınmayı öyle özledimki. Aynı zamanda nefrette ediyorum ondan. Ondan beni bu çaresizliğe soktuğu için nefret ediyorum. 5 yılımızı, daha yaşayacağımız diğer 5 yılları da çöpe attığı için nefret ediyorum. Bugün benim doğum günüm. 17 yaşıma giriyorum. Hep hayalini kurduğum yaşa. Onunla olmak istediğim yaşa. Ama yok. Ben 17 yaşıma onsuz giriyorum. Size diyeceğim şu ki. Güvenmeyin. Kendinizi kaptırmayın. Bitmeyeceğini düşünmeyin bitecek. Sonu yok demeyin var. Ulan köpek gibi seviyorum hala ama gidemiyorum ona. Böyle acı bişey var mı. İnanmayın arkadaşlar hiçbi verdikleri sözlere. Asla. Belki 5 yıl sonra belki 10 yıl sonra siz güvendiğinizle kalacaksınız çünkü. Sizden başka kimseye zarar gelmeyecek. Güvenmeyin.
Expand
Benim doğduğum köylerde
Kuzey rüzgârları eserdi,
Ve bu yüzden dudaklarım çatlaktır
Öp biraz!
—  Cahit Külebi - Hikaye